15 Temmuz 2015 Çarşamba

bolu satılık daire ve mahşer bilgileri33

 bolu satılık daire


bolu satılık daire ve mahşer bilgileri33 sizlere bugün bolu satılık daire yazdı ve bolu satılık daire diyorki Seninle ilgileneceğim. Bu sözler beyninde kuyuya atılmış taşların sesi gibi yankılandı ve Nadine’in göğsünü açgözlülükle emmeye, tatlı ve tuzlu tadını hissetmeye başladı.Nadine nefesini tutarak, “Harold, bu çok güzel,” dedi.Seninle ilgileneceğim. Kelimeler zihnine kazınmıştı.
Nadine’in elleri külotunun lastiğinin içine girdi ve kot pantolonu anlamsız bir anahtar şıngırtısı eşliğinde bileklerine yığıldı.“Doğrul,” diye fısıldadı Nadine ve Harold söyleneni yaptı.
Bir dakikadan kısa sürdü. Doyuma ulaştığı anda kendini tutamayarak haykırdı. Sanki biri teninin hemen altında, tüm sinir uçlarının birleştiği bir merkeze dokunmuştu. Pek çok yazarın orgazmı ölümle neden ilişkilendirdiğini artık anlıyordu.Sonra göğsü inip kalkarak loşlukta arkasına yaslandı. Başı kanepeye iayalı, ağzı açıktı. Aşağı bakmaya korkuyordu. Spermleri her tarafa yayıl-nış olmalıydı.
Petrole rastladık genç adam!Kendini kaybettiği için utanarak mahcup bir ifadeyle Nadine’e baktı. \ma o sadece sakin, iri, her şeyi biliyormuşçasma bakan gözleriyle gülüm-semekteydi. Victoria döneminde yapılmış bir tablodaki genç kızın gözleri gibiydiler. Belki de babası hakkında gereğinden fazla bilgisi olan bir kız.
“Üzgünüm,” diye mırıldandı.
“Neden? Ne için?” Bakışları, yüzünden bir an bile ayrılmamıştı.
“Sen pek zevk alamadın.”
"Au contraire^*^ duyduğum tatmin müthişti.” Ama Harolcj bunu kastettiğinden şüpheliydi. Üzerinde daha fazla düşünm^^'"''^ kalmadan Nadine sözlerine devam etti. “Gençsin. İstediğin edebiliriz.” S
Harold nutku tutularak ona baktı.
“Ama şunu bilmelisin.” Elini hafifçe onunkinin üstüne bekâret hakkında söylediklerin var ya? Ben de öyleyim.”
“Sen...” Yüzündeki hayret ifadesi çok komik olmalıydı ki
başını arkaya atarak güldü.
“Felsefende bekârete yer yok mu Horatio?”
“Hayır... evet... ama...”
“Bakireyim. Ve öyle de kalacağım. Çünkü... bekâretimi alacaiıj başka.”
“Kimmiş o?”
“Kim olduğunu biliyorsun.”
Harold bir anda buz keserek ona bakakaldı. Nadine bakışlanra, kince karşılık verdi.
“O mu?”
Nadine başını hafifçe çevirerek salladı.
“Ama sana bazı şeyler gösterebilirim,” dedi Nadine hâlâ onabaİE yarak. “Birlikte... daha önce hiç görmediğin şeyler yapabiliriz, Belki i lan yapmayı hayal etmişsindir ama gerçekleşeceğini hiç ummamışsa Oyun oynayabiliriz. Hatta başımız dönene kadar devam edebiliriz, Bıı Ve tekrar ona baktı. O kadar yoğun ve yakıcı bir bakıştı ki Harold» tahrik olduğunu hissetti. “Her şeyi, herhangi bir şeyi yapabiliriz. Ofe Ve o da pek önemli değil aslında, değil mi?”
Harold’ın zihninde görüntüler belirdi. İpek eşarplar... çizmeleı,.,^ ri... kauçuk. Ah Tanrım. Bir Öğrencinin Fantezileri. Tek kişilik tulıatf' tür seks oyunu. Ama bunların hepsi bir hayaldi. Bir çocuğun gizli leri. Bütün bunları istiyordu, Nadine’i istiyordu, ama aynı zamandadi’ fazlasını da istiyordu.
(*) Bilakis.
Asıl soru, ne kadarıyla yetinebileceğiydi.
“Bana her şeyi anlatabilirsin,” dedi Nadine. “Yeri gelir annen, kardeşin, orospun, kölen olurum. Tek yapman gereken bana söylemek Harold.”
Bu sözler zihninde çılgınca yankılanıyordu! Onu nasıl da sarhoş ediyordu!
Ağzım açtı, ama çıkan ses, çatlak bir zilin ahenksiz tınlaması gibiydi. “Ama bir bedeli var. Değil mi? Bir bedeli olmalı. Çünkü hiçbir şey karşılıksız değildir. Alabileceğimiz her şey dışarıda kuzu kuzu bizi beklerken bile.”
“Senin istediğini istiyorum,” dedi Nadine. “İçinden geçeni biliyorum.” “Bunu kimse bilmiyor.”
“İçinden geçen, günlüğünde yazıyor. İstesem oradan okuyabilirdim, nerede olduğunu biliyorum, ama gerek yok.”
Harold irkilerek ona suçlulukla baktı.
“Orada gevşek bir taşın altında duruyordu,” dedi Nadine şömineyi işaret ederek. “Ama yerini değiştirdin. Artık çatıdaki yalıtım malzemesinin arkasında duruyor.”
“Bunu nereden biliyorsun? Nasıl bilebilirsin?”
“Çünkü bana o söyledi. Daha doğrusu... bana bir mektupla anlattı denebilir. Asıl önemli olan, bana senden bahsetmiş olması Harold. Kovboyun kadınını nasıl elinden alıp seni Özgür Bölge Komitesi’nden dışladığını anlattı. Birlikte olmamızı istiyor Harold. Ve çok da cömert. Şu andan ayrılacağımız güne kadar tatildeyiz.”
Harold’a dokunarak gülümsedi.
“Yani o güne kadar gönlümüzce yaramazlık yapabiliriz. Anlıyor musun?”
“Ben...”
“Hayır, anlamıyorsun. Henüz değil. Ama anlayacaksın Harold. Anlayacaksın.”
Harold çılgınca bir an ondan kendisini Hawk diye çağırmasını istemeyi düşündü.
“Peki ya sonra Nadine? Sonra bizden ne isteyecek?”
“Senin istediğini. Ve benim. İhtiyarı aramaya çıktığınız ilk akşam Redman’a yapmak üzere olduğun şey... ama çok daha büyüdüğünü. Ve bu-
cağız. Onunla kalacağız.” Gözleri huşuyla yan kapanmıştı. sal bir şekilde, kadının diğerini seviyor oluşu, ama buna ona vermeye razı oluşu -hatta bundan zevk alma ihtimalini^ Harold’ın arzularını tekrar ateşledi. '‘fş
“Ya reddedersem?” Dudakları soğuktu, uyuşmuş gibiydi Nadine omuz silkti ve göğüsleri çekici bir şekilde salland,'
devam eder... değil mi Harold? Yapmam gerekeni yapabilmek
bulmaya çalışırım. Sen hayatına kaldığın yerden devam edersin f senin istediğin... o şeyi yapmak isteyecek bir kız bulursun sanırım istediğin zamanla bıktırıcı olabiliyor. Hem de çok.”
“Sen nereden bileceksin?” diye sordu Harold yüzünde çarp^ sırıtışla.
“Biliyorum, çünkü seks hayata benzer ve hayat, çeşitli beklem.^ lonlarında geçirilen zaman gibi bıktırıcıdır. Burada küçük zaferlerijf' bilir Harold, ama sonuçta eline ne geçecek? Sonunda birbirine benzit sıkıcı günler peş peşe dizilecek, bu yarı çıplak halim hiçbir ^ aklından silinmeyecek ve çırılçıplakken nasıl göründüğümü daimaııs! edeceksin. Seninle açık saçık konuşurken sesimi duymanın nasıl olacaiı vücuduna bal döküp yalarken neler hissedeceğini hep merak edecek.,;
“Yeter,” dedi Harold. Her tarafı titriyordu.
Ama Nadine durmadı.
“Ayrıca dünyanın onun hâkimiyeti altındaki bölümünü de hepi edeceksin. Belki en çok bunu görmek isteyeceksin."
“Kararını ver Harold. Bluzumu geri mi giyeyim yoksa tamaıııe soyunayım?”
Ne kadar süre düşünmüştü? Bilmiyordu. Daha sonra soruyuzita tartıp tartmadığından bile emin olamayacaktı. Ama konuştuğunda, meler ağzında ölüm tadı bıraktı. “Yatak odası. Yatak odasına geçeliı
Nadine’in yüzünde vaat ve zafer dolu öylesine çarpıcı bir gi® belirdi ki Harold beklentiyle ürperdi.
Nadine uzanıp elini tuttu.
Ve Harold Lauder kaderine teslim oldu.
'argıcın evi bir mezarlığa bakıyordu. Akşam yemeğinden sonra Larry ile arka verandada oturmuşlar, Roi-Tan puroları içerek güneşin c turuncuya dönerek dağların ardından batışını izliyorlardı.
“Küçükken, Illinois’teki en güzel mezarlığa yürüme mesafesinde ırduk,” dedi yargıç. “İsmi Mount Hope’tu. O sırada altmışlı yaşlarının ırında olan babam, her akşam yemekten sonra yürüyüşe çıkardı. Ba-ben de onunla birlikte yürürdüm. Ve yürüyüşümüz bizi bu çok mil mezarlığa götürecek olursa babam bana, ‘Ne dersin Teddy?’ diye ■dı. ‘Sence umut var mı?’ Ben de, ‘Mount Hope*^*' var,’ derdim ve her inde, sanki ilk kez duymuş gibi kükreyerek kahkahalar atardı. Bazen an sırf bu espriyi paylaşmak için geçtiğimizi düşünürüm. Varlıklı bir tdı ama bildiği tek espri bu gibiydi.”
Yargıç çenesini indirip omuzlarını kaldırarak purosunu içti.
“1937’de, ben hâlâ yirmili yaşlara varmamışken öldü. Onu her an öz-■um. Bir çocuk, iyi bir baba olmadıkça bir babaya ihtiyaç duymaz.
. iyi bir babanın da yeri asla dolmaz. Umut yok, ama Mount Hope var.
1 da hoşuna giderdi! Öldüğünde yetmiş sekiz yaşındaydı. Bir kral gibi Larry. Evimizin en küçük odasındaki tahtında, kucağında gazetesiy-çüp gitti.”
Bu biraz da garip anı üzerine ne diyeceğini bilemeyen Larry, sessiz ayı tercih etti.
Yargıç içini çekti. “Yapılacak çok iş var,” dedi. “Tabii elektriği geri meyi başarabilirsek. Getiremezsek insanlarda huzursuzluk baş göste-: ve hava iyice kötüleşmeden güneye göç başlayacak.”
“Öyleyse güveninin boşa çıkmayacağım umalım. Yaş], mesi belki iyi olmuştur. Belki bunu o da biliyordu. İnsanların yorumlamakta özgür olması belki daha iyidir. Gökyüzündeki j, olduğuna, ağacın gövdesindeki yüzün gerçek mi yoksa sadecç ' yanılgısı mı olduğuna insanların karar vermesinden bahsediyor/*'’f yor musun Larry?”
“Hayır efendim,” dedi Larry dürüstçe. “Anladığımı sanmıyor^ “Tüvaletin sifonunu çekmeyi tekrar keşfetmeden önce kurtarıcıları ve ölümden sonrasını keşfetmek gibi yorucu birişegirj^^^ gerekli olup olmadığını merak ediyorum. Söylediğim bu. Tannij, zamanlamanın doğru olup olmadığından emin değilim.”
“Sence Abagail Ana ölmüş müdür?”
“Gideli altı gün oluyor. Arama Komitesi ondan hiçbir ize ras%; Evet, bence öldü, ama yüzde yüz emin olmak mümkün değil. BiW|jt kriterlerin ötesinde, olağanüstü bir kadındı. Belki de gitmesine neret, memnun olmamın sebebi, mantığa körü körüne bağlı huysuz bir oluşum. Günümü normal aktivitelerle geçirmeyi severim, bahçemi süte-begonyaları nasıl dirilttiğimi gördün mü? Gurur duyuyorum. Somali? okurum, salgınla ilgili yazacağım kitap için notlar alırım. Tüm bili yaptıktan sonra yatma vakti gelirken bir kadeh şarap içer, sonraki uyurum. Evet. Hayalet öykülerini ve korku filmlerini ne kadar çokssıt sek sevelim hiçbirimiz ucuz su arıtma cihazı fiyatları kötü işaretler ve uğursuzluk belirtileri gönad temiyoruz. Hiçbirimiz Doğudaki YıldızT veya gece yansı bir alev ste nu gerçekten görmek istemiyor. Tek istediğimiz huzur, akla uyguaiı sıradan günler. Siyah bir kadının ihtiyar yüzünde Tanrı’yı görürsekbit •Şeytan’m olduğu gerçeğini kabul etmek zorunda kalırız, çünkr tanrının karşısında bir şeytan vardır ve bizimki, hiç hoşumuza gitmey kadar yakınımızda olabilir.”
“Buraya geliş sebebim de o,” dedi Larry nasıl söyleyeceğini taffi rak bilemeden. Keşke yargıç bahçesinden, kitaplarından, notlarıntls gelenek haline gelmiş bir kadeh şarabından bahsetmemiş olsaydı duşlarıyla yaptıkları toplantıda iki kuruşluk aklıyla her nasılsa oyb
Yargıcın evi bir mezarlığa bakıyordu. Akşam yemeğinden sonra Larry ile arka verandada oturmuşlar, Roi-Tan puroları içerek güneşin soluk turuncuya dönerek dağların ardından batışını izliyorlardı.
“Küçükken, lllinois’teki en güzel mezarlığa yürüme mesafesinde otururduk,” dedi yargıç. “İsmi Mount Hope’tu. O sırada altmışlı yaşlarının başlarında olan babam, her akşam yemekten sonra yürüyüşe çıkardı. Bazen ben de onunla birlikte yürürdüm. Ve yürüyüşümüz bizi bu çok bakımlı mezarlığa götürecek olursa babam bana, ‘Ne dersin Teddy?’ diye sorardı. ‘Sence umut var mı?’ Ben de, ‘Mount Hope*^*^ var,’ derdim ve her seferinde, sanki ilk kez duymuş gibi kükreyerek kahkahalar atardı. Bazen oradan sırf bu espriyi paylaşmak için geçtiğimizi düşünürüm. Varlıklı bir adamdı ama bildiği tek espri bu gibiydi.”
Yargıç çenesini indirip omuzlarını kaldırarak purosunu içti.
“1937'de, ben hâlâ yirmili yaşlara varmamışken öldü. Onu her an özlüyorum. Bir çocuk, iyi bir baba olmadıkça bir babaya ihtiyaç duymaz. .4ma iyi bir babanın da yeri asla dolmaz. Umut yok, ama Mount Hope var. Nasıl da hoşuna giderdi! Öldüğünde yetmiş sekiz yaşındaydı. Bir kral gibi öldü Larry. Evimizin en küçük odasındaki tahtında, kucağında gazetesiyle göçüp gitti.”
Bu biraz da garip anı üzerine ne diyeceğini bilemeyen Larry, sessiz kalmayı tercih etti.
Yargıç içini çekti. “Yapılacak çok iş var,” dedi. “Tabii elektriği geri getirmeyi başarabilirsek. Getiremezsek insanlarda huzursuzluk baş gösterecek ve hava iyice kötüleşmeden güneye göç başlayacak.”
(b Umut Dağı.bolu satılık daire sundu..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder